ZEYNOX

SANAL GÜNCE / VIRTUAL BLOG

 

ada ada… October 9, 2007

Filed under: Foto — zeynox @ 5:57 pm

Uzun yıllar önce Serdar’ın eski kamerası ile çektiği reklam olacak kadar artistik kareler…

ada01ada 02

 
 

Berlin in Berlin

Filed under: Gezi / Travel, Müzik / Music — zeynox @ 2:12 pm

berlin00

 

 

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Eylül 2006… Berlin’deyim. Hedefe kitlenmiş durumdayım: Pearl Jam Berlin konseri. Kızlarla buluşup keyifli bir uzun hafta sonu tatilini sonlandırmak için muhteşem bir final!

Perşembe sabahı gün ağarırken iniyorum şehre. Bir süre bilet makinesi ile cebelleştikten sonra olaya şahit olan yardımsever Türk insanım cihazın Türkçe menüsünü bana gösteriyor ve olayı hemen kapıyorum. Direkt olarak Potsdammer’e gidip keyifli bir kahvaltı kahve seansı yapıyorum yalnız başıma. Şehri böyle boş haliyle görüp, yavaş yavaş insanların sokaklara dökülmesini izlemek hoş. Ve yürümeye başlıyorum. Sırtımda emaneten getirmiş olduğum yüke bir de günün ilk yarısı dolaşırken dayanamayıp da aldığım birkaç kitap da eklenince kendimi kağnı gibi hissetmeye başlıyorum… Mola zamanı.

Öğlen gibi ilk buluşma gerçekleşiyor… bol kahkahalı bir yemek ve tabii ki bira! Gülbin yükümü paylaşmayı öneriyor; sonra vazgeçiyor tabi test edince! Beraberce daha ağır bir tempo ile gerekli gereksiz turistik hareketlerde bulunuyoruz. Bir yandan da sohbete devam.

Öğleden sonra ikinci buluşma Berna ve Heidrun ile bir bira molası daha gerektiriyor; zira herkes epey yorulmuş halde. Ama bu bizi keyifle kıkırdamaktan geri bırakmıyor. Hep beraber önce Türk mahallesinde yemek yiyip sonra pansiyonumuza gitmeye karar veriyoruz. Etrafımız çeşit çeşit Türk manzaraları ile bezeli, uzun ve keyifli bir yemekten sonra şehir merkezinden uzaklaşıp son enerjimizi kendimizi yatağa atarken tüketiyoruz.

Sabah Hackescher Mark’ta kahvaltı edip buradan turlamaya devam ediyoruz; bu sefer dört kişiyiz. Kutsal turistik mekânlarımızı sırasıyla gezip fotoğraflarla belgeliyoruz. İşini bitirip gecikmeli olarak bize katılan Başak’ımızı tüm ekip olarak Potsdamer Platz’da karşılarken hoş bir yorgunluk ile öğlen molamızdaki biranın hafif mayhoşluğu üzerimizde. Tabii ki laf lafı açıyor ve akşamı ediyoruz. Bir miktar alışveriş olayına giriyoruz ama birbirimizle vakit geçirmek daha öncelikli. Bu sefer akşam yemeğini pansiyona yakın bir yerde nehir kıyısında sıcak bir lokantada yapıyoruz. Serinleyen hava ile dışarıda başlayan yemeği içerde bitiriyoruz ama sohbetin sonu gelmiyor. Uzun uzun muhabbet edip dükkanı kapatana kadar burada takılıyoruz.

Ertesi gün konserimizin heyecanını hissetmeye başlıyoruz ufak ufak. Programlar yapılıyor, rotalar çiziliyor. Bu sefer ekip ikiye ayrılıyor ve biz Berlin sokaklarında, sularında ve semalarında dolaşmaya devam ediyoruz. Her molada bir bira her birada sohbet derken zaman hızla geçiyor. Kaldığımız yer konser alanına yakın ama merkezden uzak olduğundan bol bol metro, otobüs ve tramvay fotoğrafımız birikiyor. Programladığımız gibi buluşup konsere hazırlanmamız tahminimizden biraz daha uzun sürüyor. Elimizde karton kutularda hazırladığımız kokteyllerimizle konser alanına yürüyoruz. Yürüyüşümüz de maceralı… kahkahalar, kavgalar, şikayetler, kıkırdamalar ve yol hesabımızdan uzun sürünce benim kutu boşalıyor!

Konser alanına vardığımızda, hem heyecandan hem de kokteyllerin etkisi ile adımlar sıklaşıyor. Sahnenin önü çoktan dolmuş bile! Ama hem oturup hem zıplayabileceğimiz ilk sıradan güzel bir yer kapıyoruz. Ön grup çalarken Başak ile birlikte bedenimize göre son kalan T-shirtlerden kapıyoruz birer tane; yine ikiz modeliz! İlk notalar çalındığında biz de ses tellerimizi sonuna kadar zorluyoruz. Hatta birkaç şarkıda gözlerim doluyor; yine de ağzım kulaklarımda, yüzümdeki gülümsemeyi atamıyorum. Atasım da yok zaten… Konser boyunca zıplıyoruz. Bizim kutuların hepsi boşalınca önümüzdeki Türk ekip kendi şaraplarından ikram ediyor. Hepimizin farklı yerlerden bu konser için geldiğini duyunca daha bir şaşırıyorlar; ikramda artış oluyor. Eddie ve ekibin performansı muhteşem. 10 sene öncesinin konserini hatırlıyoruz. Hatta daha iyiler sanki… yılların birikimi enerjilerinden birşey azaltmamış. Dalga dalga sahneden seyirciye akıyorlar. Şarkıların çoğu kitlesel bir marşa dönüyor. Henüz hafızaya tam kaydedilmeyen yenilere ellerle, ıslıklarla, çakmaklarla, çığlıklarla ve zıplayarak eşlik ediyoruz. Konser sonunda seyirci alanı terk etmeyi reddediyor; bislere hayır demiyorlar. Gecenin sonunda ruhen ve fiziksel olarak sarhoşuz.

Dolambaçlı yollardan pansiyona dönüyoruz. Son gecemizde dışarı çıkmayı planlamışız ama ekip su koyuveriyor. Gülbin ile yarı azim yarı inat karışımı bir güç ile kendimizi tekrar sokaklara atıyoruz. O saatteki tek vasıta olan otobüsle merkeze varıyoruz. Biraz dolaştıktan sonra Irish Pub’a giriyoruz. İçimizi bira ve tekila ile ısıtıyoruz. Son otobüs saatine kadar direniyoruz… Mükâfatımızı da alıyoruz; içkiler müesseden! Yarı uyuklar vaziyette sabah karşı varıyoruz odalarımıza; yorgun ama mutluyuz.

Pazar günü ayrılma vakti. Herkesin dönüş rotası ve saati farklı olduğundan nehir kıyısında bir kahvaltıdan sonra yavaş yavaş azalıyor sayımız. En sona yine ben kalıyorum; sırtımda bıraktığım yüklerin yerini yenileri almış halde. Bir tur daha yapıyorum göz koyduğum son kitapları almak için. Ve gün batımıyla havaalanına yola çıkıyorum. Yüzümdeki gülümseme ile uyuyakalıyorum. Geçirdiğimiz saatlerin keyifli anısı uzun süre kaybolmayacak, silinmeyecek hepimiz biliyoruz. Hep içimde kalacak o gülümseme.

berlin01 berlin02berlin03berlin 04berlin 05berlin 06

 
 

Duman Bodrum Konseri 2006 October 8, 2007

Filed under: Müzik / Music — zeynox @ 3:16 pm

Bodrum’da Aspat sahillerinde muhteşem bir Duman konserinden kareler…

duman01duman 02duman 03duman 04duman 05duman 06

 
 

Hindistan’dan Kısa Notlar

Filed under: Gezi / Travel — zeynox @ 2:42 pm

Geçen sene (2006 yılı) 15 gün için epey sıkışık bir programla Güney Hindistan’ın çoğunu araba ile (cip) katettik. Seyahate gitmeden önce ve süresince oldukça okuyup hazırlanmaya çalıştık. Beraber gittiğim ekiptekilerin en az ikinci gidişleri olup, bazıları her sene Hindistan yolcusu olduğundan toplu birikimimiz ile oldukça kolay bir seyir oldu.Bir kere Hindistan çoook büyük bir ülke (kendi başına bir kıta desek daha doğru olur) ve bölgeler birbirlerinden çok çok
farklı. Hatta farklı dilleri konuşuyorlar! Bizim şöförümüz bir bölgeden ötekine geçince baktım yoldaki adamla İngilizce konuşuyor!!! Ama İngilizce diyince öyle bildiğin İngilizceyi anlamicaksın…. ciddi bir Hint aksanı ile bezenmiş aralara Hintçe kelimeler sıkıştırılmış uydurma bir dil. Tabi tüm bunlar kendi aralarında. İletişim kurmak için aslen temel İngilizce bilmek yeterli. Annem gezi boyunca hiç İngilizce bilmeden yeterince iletişim kurdu demek yeterli olsa gerek! Zaten Hintliler sıcak insanlar.

Hindistana gidip de ne kadar pis olduğunu söylemiyecek insan pek yoktur. Zaten dinleri gereği bu dünyaya pek önem vermiyorlar. Hinduizm’e göre bizdeki temizlik imandan gelir gibi bir durum yok; aksine bu dünyada ne yaptığın değil maneviyatın önemli. Hatta tapınaklarını bile b..k götürüyor. Kültürel gezimizin tapınak gezme bölümleri için her tapınak başına 1 çift çorap (bol götürülmesini tavsiye ederim, zira kutsal alanların bahçelerine bile ayakkabı ile girilmiyor) attım. Zaten halkın yarısından fazlası çıplak ayakla dolaşıyor. Pek temiz olmayan sokaklarda dolaşırken özellikle midesi hassas olanların insanların ayaklarına bakmasını pek tavsiye etmem! Fakat bunu bir problem olarak görmekten çok kültürel bir fark olarak bakmaya çalışmak gezinin daha keyifli geçmesini sağlayacaktır mutlaka.

Din, yani Hinduizm, kültürlerinin en temel ve en biçimlendirici parçası denilebilir. Gezilecek mekanların çoğunu tapınaklar oluşturuyor. Yer yer saray ve başka sivil mimari eser olsa da en etkileyici olanlar tanrılar için yapılanlar. Tanrılarının çokluğu ve de çeşitliliği yanında, bugün hala bu antik tanrılara ibadet ediliyor olması kendinizi bir şekilde zamanda yolculuk yapmış hissetmenize neden oluyor. Zaten hayatın ritmi modern metropol insanları için bambaşka… Her iki yönde de alışmak biraz zaman alabiliyor. Ama dönüşte tekrar eski ritminize dönmekte zorlanabilirsiniz. Çünkü oradaki doğal ve huzurlu tempo bir şekilde içinize işliyor. En azından benim için öyle oldu!

Yiyecek olarak oldukça çok sayıda ve çeşitte lezzetli yemekleri var. Ama temizlik konusunda yemekler de nasibini aldığı için mümkün olduğunca pişmemiş yemek yenmemesini tavsiye ederim; hatta kaynamış veya kızarmış yemekleri tercih etmeli. Salata asla! Şişe suyu içmeli. Her ne kadar temiz ve düzgün yerlerde de yeseniz sonuçta yerel bakteriyel ortama yabancı olunca bağırsaklarımız birden üzebilir. Bol baharatlı sebze karışımları ve sosları hakikaten enfes. Mutfakları zannedildiği gibi tamamen vejeteryen değil. Her lokantada mutlaka vejeteryen olsa da et de bulunuyor.

Toprak çok zengin ve bereketli. Zaten bu kadar çok sayıda insanın aç kalmamasının tek sebebi bu da denilebilir. Her yerden birşey fışkırıyor. Yol kenarında susayınca hindistan cevisi kesip suyunu kamışla içmek en popüler susuzluk giderme yöntemi. Güney Hindistan’daki ana / ara tüm yolların kenarlarında hindistan cevizi yığınları en alışılmış manzaralardan biri.

Kişisel olarak Hindistan seyahatinin en derin izi hayatın tadına varmak zorunluluğu oldu. Belki bizden çok farklı yerlerde çok farklı insanların yaşamlarını görmüş olmak, belki ülkeyi ve insanlarını saran ruhani bilinç ve bunun etkileri, belki teknolojiden uzak doğaya daha yakın olan duruşları… sebebi her ne olursa olsun döndüğümde “bugünün tadını daha fazla çıkarmak gerek” dedirtiyor Hindistan.

tapinak01Kutsal BoğaKerala BalıkçıKerala

 
 

Nine Lives (2005)

Filed under: Film / TV / Tiyatro — zeynox @ 2:12 pm

Nine uninterrupted lives… the key word here is “uninterrupted”. The continuity and the flow of the stories give the audience the feeling of reality, the notion that you are there with all the characters (even if you do not identify with any of them) exactly at those moments. You just feel connected to them.

Of course the acting is perfect, but better than that… natural. Some are well known like Robin Wright Penn, Holly Hunter, Glenn Close, and Dakota Fanning. But none of the actors / actresses stand out, allowing one to concentrate on the story told through them.

And the single takes are especially successful, attaining the atmosphere of integrity; but they are also barely noticeable at the same time, because you feel so deep into the stories.

Surprisingly directed by a male director, Rodrigo García, who is the son of the Colombian Nobel winner writer Gabriel García Márquez. He apparently has a talent to dig to the core of human soul, “Nine Lives” has touched my heart.

Overall, this is one of those films which leave you with an awareness, a sense of being… a film that does not necessarily entertain you but somehow leaves you changed.

 
 

Çay / Tea

Filed under: Foto — zeynox @ 1:35 pm

cay01

 
 

Yağmurda / In Rain

Filed under: Foto — zeynox @ 1:20 pm

yagmurda01

 
 

Hello… is it me you’re looking for?

Filed under: Güncel / Blog — zeynox @ 12:58 pm

Gün geçtikçe akut internet bağımlısı olduğumu / olduğumuzu görüyorum… sürekli o site senin bu haber grubu benim şeklinde elalemin sitelerine yaza çize bir hale geliyoruz.

Hal böyle iken, insanın kendi sitesi olması zaruri hale geldi… Dedim ki madem söyleyecek lafımız paylaşacak birikimimiz var; neden bunu adam gibi yapmayalım?

Bu vesile ile www.zeynox.com sitemizin açılışının cümle aleme hayırlı uğurlu olmasını diliyor, yorum ve katılımlarınıza keyifle kucak açıyorum efem.

Bendeniz