Hindistan’dan Kısa Notlar
Geçen sene (2006 yılı) 15 gün için epey sıkışık bir programla Güney Hindistan’ın çoğunu araba ile (cip) katettik. Seyahate gitmeden önce ve süresince oldukça okuyup hazırlanmaya çalıştık. Beraber gittiğim ekiptekilerin en az ikinci gidişleri olup, bazıları her sene Hindistan yolcusu olduğundan toplu birikimimiz ile oldukça kolay bir seyir oldu.Bir kere Hindistan çoook büyük bir ülke (kendi başına bir kıta desek daha doğru olur) ve bölgeler birbirlerinden çok çok
farklı. Hatta farklı dilleri konuşuyorlar! Bizim şöförümüz bir bölgeden ötekine geçince baktım yoldaki adamla İngilizce konuşuyor!!! Ama İngilizce diyince öyle bildiğin İngilizceyi anlamicaksın…. ciddi bir Hint aksanı ile bezenmiş aralara Hintçe kelimeler sıkıştırılmış uydurma bir dil. Tabi tüm bunlar kendi aralarında. İletişim kurmak için aslen temel İngilizce bilmek yeterli. Annem gezi boyunca hiç İngilizce bilmeden yeterince iletişim kurdu demek yeterli olsa gerek! Zaten Hintliler sıcak insanlar.
Hindistana gidip de ne kadar pis olduğunu söylemiyecek insan pek yoktur. Zaten dinleri gereği bu dünyaya pek önem vermiyorlar. Hinduizm’e göre bizdeki temizlik imandan gelir gibi bir durum yok; aksine bu dünyada ne yaptığın değil maneviyatın önemli. Hatta tapınaklarını bile b..k götürüyor. Kültürel gezimizin tapınak gezme bölümleri için her tapınak başına 1 çift çorap (bol götürülmesini tavsiye ederim, zira kutsal alanların bahçelerine bile ayakkabı ile girilmiyor) attım. Zaten halkın yarısından fazlası çıplak ayakla dolaşıyor. Pek temiz olmayan sokaklarda dolaşırken özellikle midesi hassas olanların insanların ayaklarına bakmasını pek tavsiye etmem! Fakat bunu bir problem olarak görmekten çok kültürel bir fark olarak bakmaya çalışmak gezinin daha keyifli geçmesini sağlayacaktır mutlaka.
Din, yani Hinduizm, kültürlerinin en temel ve en biçimlendirici parçası denilebilir. Gezilecek mekanların çoğunu tapınaklar oluşturuyor. Yer yer saray ve başka sivil mimari eser olsa da en etkileyici olanlar tanrılar için yapılanlar. Tanrılarının çokluğu ve de çeşitliliği yanında, bugün hala bu antik tanrılara ibadet ediliyor olması kendinizi bir şekilde zamanda yolculuk yapmış hissetmenize neden oluyor. Zaten hayatın ritmi modern metropol insanları için bambaşka… Her iki yönde de alışmak biraz zaman alabiliyor. Ama dönüşte tekrar eski ritminize dönmekte zorlanabilirsiniz. Çünkü oradaki doğal ve huzurlu tempo bir şekilde içinize işliyor. En azından benim için öyle oldu!
Yiyecek olarak oldukça çok sayıda ve çeşitte lezzetli yemekleri var. Ama temizlik konusunda yemekler de nasibini aldığı için mümkün olduğunca pişmemiş yemek yenmemesini tavsiye ederim; hatta kaynamış veya kızarmış yemekleri tercih etmeli. Salata asla! Şişe suyu içmeli. Her ne kadar temiz ve düzgün yerlerde de yeseniz sonuçta yerel bakteriyel ortama yabancı olunca bağırsaklarımız birden üzebilir. Bol baharatlı sebze karışımları ve sosları hakikaten enfes. Mutfakları zannedildiği gibi tamamen vejeteryen değil. Her lokantada mutlaka vejeteryen olsa da et de bulunuyor.
Toprak çok zengin ve bereketli. Zaten bu kadar çok sayıda insanın aç kalmamasının tek sebebi bu da denilebilir. Her yerden birşey fışkırıyor. Yol kenarında susayınca hindistan cevisi kesip suyunu kamışla içmek en popüler susuzluk giderme yöntemi. Güney Hindistan’daki ana / ara tüm yolların kenarlarında hindistan cevizi yığınları en alışılmış manzaralardan biri.
Kişisel olarak Hindistan seyahatinin en derin izi hayatın tadına varmak zorunluluğu oldu. Belki bizden çok farklı yerlerde çok farklı insanların yaşamlarını görmüş olmak, belki ülkeyi ve insanlarını saran ruhani bilinç ve bunun etkileri, belki teknolojiden uzak doğaya daha yakın olan duruşları… sebebi her ne olursa olsun döndüğümde “bugünün tadını daha fazla çıkarmak gerek” dedirtiyor Hindistan.
