Berlin in Berlin
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Eylül 2006… Berlin’deyim. Hedefe kitlenmiş durumdayım: Pearl Jam Berlin konseri. Kızlarla buluşup keyifli bir uzun hafta sonu tatilini sonlandırmak için muhteşem bir final!
Perşembe sabahı gün ağarırken iniyorum şehre. Bir süre bilet makinesi ile cebelleştikten sonra olaya şahit olan yardımsever Türk insanım cihazın Türkçe menüsünü bana gösteriyor ve olayı hemen kapıyorum. Direkt olarak Potsdammer’e gidip keyifli bir kahvaltı kahve seansı yapıyorum yalnız başıma. Şehri böyle boş haliyle görüp, yavaş yavaş insanların sokaklara dökülmesini izlemek hoş. Ve yürümeye başlıyorum. Sırtımda emaneten getirmiş olduğum yüke bir de günün ilk yarısı dolaşırken dayanamayıp da aldığım birkaç kitap da eklenince kendimi kağnı gibi hissetmeye başlıyorum… Mola zamanı.
Öğlen gibi ilk buluşma gerçekleşiyor… bol kahkahalı bir yemek ve tabii ki bira! Gülbin yükümü paylaşmayı öneriyor; sonra vazgeçiyor tabi test edince! Beraberce daha ağır bir tempo ile gerekli gereksiz turistik hareketlerde bulunuyoruz. Bir yandan da sohbete devam.
Öğleden sonra ikinci buluşma Berna ve Heidrun ile bir bira molası daha gerektiriyor; zira herkes epey yorulmuş halde. Ama bu bizi keyifle kıkırdamaktan geri bırakmıyor. Hep beraber önce Türk mahallesinde yemek yiyip sonra pansiyonumuza gitmeye karar veriyoruz. Etrafımız çeşit çeşit Türk manzaraları ile bezeli, uzun ve keyifli bir yemekten sonra şehir merkezinden uzaklaşıp son enerjimizi kendimizi yatağa atarken tüketiyoruz.
Sabah Hackescher Mark’ta kahvaltı edip buradan turlamaya devam ediyoruz; bu sefer dört kişiyiz. Kutsal turistik mekânlarımızı sırasıyla gezip fotoğraflarla belgeliyoruz. İşini bitirip gecikmeli olarak bize katılan Başak’ımızı tüm ekip olarak Potsdamer Platz’da karşılarken hoş bir yorgunluk ile öğlen molamızdaki biranın hafif mayhoşluğu üzerimizde. Tabii ki laf lafı açıyor ve akşamı ediyoruz. Bir miktar alışveriş olayına giriyoruz ama birbirimizle vakit geçirmek daha öncelikli. Bu sefer akşam yemeğini pansiyona yakın bir yerde nehir kıyısında sıcak bir lokantada yapıyoruz. Serinleyen hava ile dışarıda başlayan yemeği içerde bitiriyoruz ama sohbetin sonu gelmiyor. Uzun uzun muhabbet edip dükkanı kapatana kadar burada takılıyoruz.
Ertesi gün konserimizin heyecanını hissetmeye başlıyoruz ufak ufak. Programlar yapılıyor, rotalar çiziliyor. Bu sefer ekip ikiye ayrılıyor ve biz Berlin sokaklarında, sularında ve semalarında dolaşmaya devam ediyoruz. Her molada bir bira her birada sohbet derken zaman hızla geçiyor. Kaldığımız yer konser alanına yakın ama merkezden uzak olduğundan bol bol metro, otobüs ve tramvay fotoğrafımız birikiyor. Programladığımız gibi buluşup konsere hazırlanmamız tahminimizden biraz daha uzun sürüyor. Elimizde karton kutularda hazırladığımız kokteyllerimizle konser alanına yürüyoruz. Yürüyüşümüz de maceralı… kahkahalar, kavgalar, şikayetler, kıkırdamalar ve yol hesabımızdan uzun sürünce benim kutu boşalıyor!
Konser alanına vardığımızda, hem heyecandan hem de kokteyllerin etkisi ile adımlar sıklaşıyor. Sahnenin önü çoktan dolmuş bile! Ama hem oturup hem zıplayabileceğimiz ilk sıradan güzel bir yer kapıyoruz. Ön grup çalarken Başak ile birlikte bedenimize göre son kalan T-shirtlerden kapıyoruz birer tane; yine ikiz modeliz! İlk notalar çalındığında biz de ses tellerimizi sonuna kadar zorluyoruz. Hatta birkaç şarkıda gözlerim doluyor; yine de ağzım kulaklarımda, yüzümdeki gülümsemeyi atamıyorum. Atasım da yok zaten… Konser boyunca zıplıyoruz. Bizim kutuların hepsi boşalınca önümüzdeki Türk ekip kendi şaraplarından ikram ediyor. Hepimizin farklı yerlerden bu konser için geldiğini duyunca daha bir şaşırıyorlar; ikramda artış oluyor. Eddie ve ekibin performansı muhteşem. 10 sene öncesinin konserini hatırlıyoruz. Hatta daha iyiler sanki… yılların birikimi enerjilerinden birşey azaltmamış. Dalga dalga sahneden seyirciye akıyorlar. Şarkıların çoğu kitlesel bir marşa dönüyor. Henüz hafızaya tam kaydedilmeyen yenilere ellerle, ıslıklarla, çakmaklarla, çığlıklarla ve zıplayarak eşlik ediyoruz. Konser sonunda seyirci alanı terk etmeyi reddediyor; bislere hayır demiyorlar. Gecenin sonunda ruhen ve fiziksel olarak sarhoşuz.
Dolambaçlı yollardan pansiyona dönüyoruz. Son gecemizde dışarı çıkmayı planlamışız ama ekip su koyuveriyor. Gülbin ile yarı azim yarı inat karışımı bir güç ile kendimizi tekrar sokaklara atıyoruz. O saatteki tek vasıta olan otobüsle merkeze varıyoruz. Biraz dolaştıktan sonra Irish Pub’a giriyoruz. İçimizi bira ve tekila ile ısıtıyoruz. Son otobüs saatine kadar direniyoruz… Mükâfatımızı da alıyoruz; içkiler müesseden! Yarı uyuklar vaziyette sabah karşı varıyoruz odalarımıza; yorgun ama mutluyuz.
Pazar günü ayrılma vakti. Herkesin dönüş rotası ve saati farklı olduğundan nehir kıyısında bir kahvaltıdan sonra yavaş yavaş azalıyor sayımız. En sona yine ben kalıyorum; sırtımda bıraktığım yüklerin yerini yenileri almış halde. Bir tur daha yapıyorum göz koyduğum son kitapları almak için. Ve gün batımıyla havaalanına yola çıkıyorum. Yüzümdeki gülümseme ile uyuyakalıyorum. Geçirdiğimiz saatlerin keyifli anısı uzun süre kaybolmayacak, silinmeyecek hepimiz biliyoruz. Hep içimde kalacak o gülümseme.
Comments (2)
Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.

orda olamamış olmak hala içimi burkmakta
Bir gezi yazısı bu kadar mı güzel yazılır yani
) bundan bir roman yazsan hiç kafamı kaldırmadan son sayfasına kadar okurum. Bu güzel tatil anısı insanda tatile çıkma isteği uyandırıyor. Darısı benim başıma
) Bir de en çok hoşuma giden an; son otobüs saatine kadar direnmeniz
)