eski sevgili

23.02.2019 – Söke

taze kekik

“Sevdiğini özlemiyorsun aslında” diyiverdi, burnunun ucundan damlalar akarken. Gök gürlemiyordu; sakin bir yağmur gölgesiz bir günde, soluksuz bir sessizlikte çiseliyordu. “Gerçekten seviyorsan eğer tabi” diye devam etti. Duymuyordu yağmuru, sadece kayrak taşlarına çarpıp seken tanelerin fısıltıları dolaşıyordu köyde. Köy deyip de geçme, mazisi derin… Ne terkedilmişliklerin, gidip de dönmemişlerin, uzun bekleyişlerin yuvası. 

Başı aşağıya yere doğru dönüktü. Ayaklarına bakıyordu; çamur yoktu hiç, tertemiz damlalar ışıldıyordu ayakkabılarının üzerlerinde. Rafine bir yalnızlık sadece; yenilmişlik hissedilmiyordu. “Sevmiyorsan, o başka ama… sevilmekse derdin,  o zaman zor” dedi kafasını kaldırmadan. “Özlem dalga dalga geliyor yüreğine insanın. Hiç beklemediğin bir anda yakalayıveriyor seni tırnak uçlarından” derken ellerini cebinden çıkarmış, ileri uzatmış, parmaklarına bakıyordu. Uçları aşınmış oje izlerini okur gibi durakladı. Bir elini ağzına götürüp tırnaklarından birini ısırdı. Dişleriyle bir şeyleri koparmaya çalışıyorken hala aşağı bakıyordu. 

“Mesela bugün” dedi; gayet sakin ve huzurlu bir sabaha uyanmışlardı halbuki. Yumuşak bir günaydın ile mutfakta buluşmuş; senkronize bir sessizlikle mütevazı bir kahvaltı sofrası kurmuşlardı. Angarya işlerden konuşup günün kısa bir planını yapmışlardı çay yudumlarken. Sabah kahvesini atlayıp aşağı inmeye karar vermişlerdi. Cuma günü aşağı köyde pazar kuruluyordu. 

Sırtlarını verdikleri heybetli yamacın dibinden sadece uzak kiremit damları gözüküyordu bu mevsimde. Orman seyrekleşiyordu bizim köyün eteklerinde; yerini meyve bahçelerine, bostanlara bırakıyordu. Bir de camii’nin parıldayan sac kaplı çatısı ve turkuvaz minaresi fırlıyordu yeşilli kızıllı karmaşanın içinden. Bu kadar yakın ve birbirinden bu kadar kopuk iki dünya yan yana, daha doğrusu altlı üstlü; çaktırmadan birbirlerini dikizliyordu. Aslında gayet alenen gözlüyorlardı komşularını ama artık gündelik hayatın rutin bir parçası olduğu için kim geldi, kime geldi, ne yaptı üzerinden bir kazan kaynamıyordu. Alışmıştı aşağı köy yukarıdakinin bohem misafirlerine. Yukarısı da eskisi gibi avam bulmuyor, hor görmüyordu aşağıdakileri. Aynı havayı soluyor, aynı suyu içiyorlardı; aynı pazardan geliyordu sofraların bereketi. 

Yukarı köye şehirden ilk gelenler pek bir havalı, pek bir asortikti diye anlatıyor bakkal Ali. Yok efendim Yeni Rakı içmezlermiş, Tekirdağ yok muymuş. “Ulan” diyor, “Bulduğuna şükretmiyor da mereti…”; gerisini içinden söylüyor. Yıllar önceymiş bu tabi; şimdi raflarında üçer beşer cins rakı, votka, cin, viski dizili. Tek göz dükkanı büyütmüş; yanda karısı gözleme yapıyor gündüzleri. Gülşen Hanım lafa giriyor;  “İş başa gelince bir olunuyor ama. Evvelki sene yangında hepimiz daldıydık ya sazlıklara. Ömer Bey de seninle atlayıvermişti dumana” derken dirseği ile böğrünü dürtüyor Ali’nin. “Heee, orası öyle” diyor Ali, “Derdimiz bir, dağımız bir, orman bir” diyor kendinden büyük kelimelerle. 

Cuma pazarından alışverişi tamamlamış, yukarı çıkmadan Ali’den bir iki eksiği almaya uğramışlardı. Öğlen saati olmuştu; üşenip Gülşen’in gözlemelerinden lüpletmişlerdi. Yangını hatırlayınca sessizleştiler bir süre. Herkesin canı yanmıştı o yaz bir şekilde. Ne de olsa kiminin ekmeği çıkıyordu bu topraklardan, kimin ailesi gömülüydü selvilerin dibinde, kimisi de yalnızlığı ile bağlanmıştı bu ormanın köklerine. Hatırladıkça hala hüzün çöküyordu gözlerine. 

Mahsun sükuneti Ali’nin ufaklık bozdu. “Baba benim misketler nerde?” diye bodoslama girdi içeriye. Yanakları al al, nefesi kesik kesikti; belli ki koşmuştu buraya kadar. Acelesi olduğundan çekiştiriyordu babasının el örgüsü yeleğini. “Ne bileyim ben” diye tersledi Ali. Gülşen atladı “top mu oynuyonuz siz yine?”. Azara doğru giden yolu gayet iyi bildiğinden, cevap bile vermeden döndü arkasını çıktı dükkandan. Yine koşarak yandaki merdivenlere yöneldi; belli ki üst katta, evde arayacaktı. 

Misket meselesi ayıltmıştı aşağı ve yukarı köylüleri. Bu fırsatla teşekkür edip hesaplaştıktan sonra ayrılmışlardı. Arabayı evin yanına kadar çıkarıp eşyaları birkaç turda anca taşımışlardı. “Gören de yetimhane işletiyoruz zannedecek” demişti mutfağı yerleştirirken. Sebzeler dolaba sığmıyordu zaten; hemen ayıklanıp pişecekler tezgahın üzerine ayrılmıştı. Bir nevi yetimhane sayılırdı aslında; yazlıkçıların getirip de köyde bıraktığı kedilerin köpeklerin avludaki aşevi… En azından kışın. Köye sadece birkaç günlük, hadi bilemedin bir iki haftalık gelen tatilciler anca yazın besliyordu ahaliyi. El ayak çekilince bizimkinin başına kalıyordu hepsi. Ayrı bir kazan kaynıyordu sadece onlar için neredeyse her gün. Üşenmeden hepsini veterinere taşıyıp kısırlaştırmıştı teker teker. 

Mutfak savaş alanından bir miktar düzenli bir kaosa dönüşüp de “Yeter bu kadar” dediklerinde saat ikiyi geçmişti. Yorgunluk kahvelerinden sonra “Hadi gel bir tur atalım köyde, hem yürüyüş yapmış oluruz hem de kekik toplarız” demişti. Biraz uzanmak niyetiyle itiraz eder gibi olunca, eliyle “geç bunları” gibilerinden bir işaret yapıp “hadi hadi, miskinlenme; sonra yatarsın istersen” demişti. “Dönüşte bir cin tonik yaparım bize. Şömine karşısında çıtır çıtır uyuklarsın” diye de havuç göstermişti. 

Yağmurluklarını giyip çıkmışlardı allahtan. Bu mevsim havanın ne zaman bozacağı belli olmuyordu buralarda. Tam Ahmet Bey’in bostandan çilek çalmaya niyetlendiklerinde bulutlanmıştı gökyüzü. Vazgeçip dere kenarına inmişlerdi asıl hedefe yönelmek üzere. Yeni sürgün veriyordu kekikler; mis gibi kokuyordu. Elindekileri burnuna götürüp içine çekmişti “Özlem kokuyor bunlar” demişti. 

Yağmur şiddetlendi. Başını yukarı kaldırdı; yüzüne düşen damlaların bir kısmı elindeki demete akıyordu. Aşağı, taze sürgünlere doğru eğildi yavaşça. Ağlayan o muydu gök müydü belli değildi çisede. Yan gözle baktı beriye, eski bir sevgiliden çok daha öteye. 

Orman,ayakkabı,rakı,tırnak,palmiye,dalga,cuma,misket -1 saat

SAMISTAL’DA VARTEVOR

02/06/2016

Biraz akraba kontenjanı, biraz aidiyet duygusu, biraz yeşilin büyüsü, biraz bulut sevdası, biraz da haytala yüzleşme bahanesi… Karadenizin yaylalarının bir süredir müdavimiyiz. Her sene en az bir kere Çamlıhemşin üzerinden geçip yayla havası koklayıp bu masal dünyasında yeryüzünün bir parçası hissetmeye gidiyoruz. Kaçkar dağları ve vadilerinin her mevsimi başka renkte güzel.

2015 yazında uzun soluklu kaçamak yapamamanın verdiği huysuzluk ile sızlanırken “Yeşil Yol” diye bir canavar çıktı önümüze. Mevcut çileli yolları iyileştirmek yerine gereksiz bir dev proje ile bölgede yapılaşma ve madencilik gibi zarar verecek bir adım atılmak istendi. “İnşaat Ya Resulallah” desturu ile önüne geldiğini biçen, Doğu Karadeniz’in gerçek kalbi ve varoluş sebebi doğasının can damarını kesecek bu projeye her yerden itiraz sesi yükseldi. Kendini jandarmanın önüne atan “Halkım ben!” diyen Havva Ana gibi niceleri direndi.

Bu direniş döneminde uzun yıllardır yaylacılığın azalarak nüfusunun giderek parmakla sayılır olduğu Samistal Yaylası’nda eski günlerin coşkusunda bir Vartevor (yerel ağız ile horonlu eğlence) yapılması planlandı. Bölgenin gençleri hem yaylaya sahip çıkmak hem de eğlenmek için çağrı yapınca biz de gaza geldik. En vefalı dostlara haber salındı; son dakikada biletler edinildi. Kısacık bir soluk için bile olsa uzun yollar göze alındı.

Ağustos’un sıcak bir gününde Çamlıhemşin’e varıldı… Hemen karayemiş tepsisine dalındı. Kısa bir moladan sonra kamyonete malzemeler ile ekipçe yerleşildi; Samistal yoluna vuruldu. Önce ormanın dibine, sonra dağın eteğine… Amlakit’te sıcak çay ve kete ile Mustafa Amca’nın tulumuna kulak verildi. Bulutlar önce üstümüzden sonra altımızdan geçti. Samistal girişinde sarı kepçe ile bir süre bakışıldı. Sonra terkedilmiş kepçe yalnızlığı ile baş başa bırakıldı. Taş evlerin, yarı yıkık duvarların ahşap kepenklerin ve büyükbaş yayla sakinlerinin arasından malzemeler eski eve taşındı. Bu kez yayla ekibi destek kuvvetleri cevval davrandı; ev temizlendi, otlar biçildi, ateş hazırlığı yapıldı. Tabii ki komşu Mustafa Dede ile dedikodu yapıldı, kahvaltıya taze kaymak sinyali alındı. Keyifler yerinde, bardaklar aslan sütü ile dolu soframız taze renklerde… Dağlar sanki emrimizde. Hava karardıkça ateş kabardı. Tulumun sesine bir de türkü çığrıldı. Yıldızlı Samistal gecesi ile kucaklaşıldı.

Yeni günde güneşe selam edildi, Samistal komşuları Vartevor ekibi ile sohbet edildi. İkramlar alındı, verildi. Direniş çadırları ile vedalaşıp yola revan olundu. Her zamanki rotadan Hazindak üzerinden Pokut’a her su başında durarak, nefesi yeşille maviyle doldurarak yüründü. Pokut bizim mekan, eve geldik hissiyle kapıdan girildi. Fane’nin Puarı’nda keyif yapıldı. Gece Platoda’da Mola’nın ev sahibi hamarat Şişman ailesi’nin sofrasında karınlar doydu, kadehler tokuşturuldu.

Son gün Fırtına deresi kenarına inildi, deli sularına girmeye yine cesaret edilemeden taş köprü pozları çekildi. Ve geri dönüş yoluna konuldu. 4 güne bir mevsim sığdırmış edasıyla göğüsler kabarık, zihinler hala 4000 metre rakımda bulutların üstünde, gözler yumulu… Ruhum Karadeniz’de kaldı.

Üzerinden kaç mevsim geçti. Şimdi tekrar Vartevor zamanı!

BIR HAYAT FELSEFESI – “NASIL MAKER OLUNUR: ÖNE ÇIKAN DEĞERLER”

17/02/2015

Önce kısa bir ön bilgi… “Maker” son zamanlarda çıkan bir terim. Aslında bizim “usta” kavramıyla yakından akraba. “Yapıcı / Üretici” kişi anlamına geliyor. “Kendin Yap” akımının devamı aynı zamanda. Temelde parçaları birleştirerek yeni bir şey yapan, ya da belli bir şeyi başka bir şeye dönüştüren demek. Kartondan projeksiyon makinesinden plastikten kuş yuvası yapmaya, Ardunio ile robot yapmaktan bitkilerle müzik yapmaya geniş kapsayıcı bir tanım. Belki de bizim memlekette “mucit” kelimesinin argo kullanımına denk geliyor.

Mevcut objeleri yeni bir gözle bakmayı, onları farklı şekillerde kullanmayı destur edinen bir perspektif günümüzün moda terimlerinden inovasyonun vücut bulmuş hali gibi “Maker Hareketi”. Teknolojinin gelişmesi ve Ardunio, 3D Print gibi araçların ulaşılabilirliğinin artmasıyla giderek daha geniş yankı bulan bir akım. Özellikle ABD’de oldukça yaygınlaşmış durumda. Türkiye’de de buluşmalar, atölyeler, festivaller düzenlenmeye başladı bile.

Dan Gould Wired dergisinde yayınlanan yazısında “Nasıl Maker olunur: Öne çıkan kurumsal değerler” başlığı altında 4 temel değeri ele almış:

1. Açıklık… “Maker Hareketi” açık kaynaklı olmakla guru duyan, süreç ve sonuçları kendilerine saklamayıp paylaşan bir akım.

2. Kusurları kabullenmek… “Maker” bireyler mükemmeliyetçilik yerine deneyselliği ön plana çıkarıyor ve hata yapmaktan korkmuyorlar, yaparak öğreniyorlar.

3. Süreci sevmek… “Maker” mantığında sonuç odaklı değil süreç odaklı olmak temel prensip. Yaratıcılık ve üretmek bir hobi ya da tek defaya özgü bir iş değil bir yaşam şekli.

4. Ortaklaşmak… Kendi camianı yaratmak ve genişletmek “Maker Hareketi” için elzem; başkaları ile tanışıp birbirinden öğrenerek, paylaşarak bir sinerji oluşturuyorlar.

Burada Dan Gould’un yazısından bir adım öteye gitmek istiyorum… Bu temel prensipler sadece bir akımın değil herkesin hayat felsefesi olsa daha mutlu bir toplum oluruz diyorum. Belki de gün geçtikçe insanoğlunu köşeye sıkıştıran ekolojik ve ekonomik çöküşümüzün çıkışı burada. Dünya bu düşünceye doğru evriliyor. Açıklığı dürüstlük, kusurları kabullenmeyi hoş görü, süreci sevmeyi sabır, ortaklaşmayı da rekabet yerine dayanışma kavramları ile sarmalarsak belki gelecek günler daha aydınlık olabilir.

How to Think Like a Maker: Values Your Company Should be Adopting

http://www.wired.com/2015/02/how-to-think-like-a-maker/
http://www.makersturkiye.com/p/maker-hareketi-nedir.html
http://www.3dpd.co/bir-hayat-felsefesi-nasil-maker-olunur-one-cikan-kurumsal-degerler/

şimdi

29/05/2014

Dünya değişiyor diyorlar… yalan. Biz değişiyoruz. Zamanla saklambaç oynuyor taklalar atıyoruz. O küçük işaretlerle yazdığımız rakamlar kendi kendilerini boğuyorlar. Issızız. İnkârcı ve isyankârız. Büyük hülyaların büyük semaların, küçük dolapların küçük hayatların insanlarıyız. Kendimizi kandırıyoruz. Sonra kızıp kendimizi yaralıyoruz. Bir başkası yokken sığınacak aslında; yaban dünyaların eteklerinde dolanıyoruz. Bir ihtimal iyileşirsek eğer; hepsini unutup yeni baştan başlıyoruz. Çünkü umutla yaşıyoruz.

İstediğin kadar çalış, çabala, kazı, karala… zaman sadece kendinden yana.

Eğer öleceksek şimdi burada… geriye kalacaklar da aslında rüya. Ben olmadıktan sonra geri neresi, nedir kalan dünya. Eğer döneceksek hayata… ki şimdiden başkası kurmaca, ilerisi yok aslında. Eğer değiştireceksek yarını… işe bugünden başla.

Zaman geçiyor diyorlar… yalan. Sen ve benim onu yaratan. Ettiğin kelam, eylediğin selam.

Seveceksen eğer beni… çaresizim. Seviyorsan… işte ona varım; buradayım haydi talan!

Hayat bu aralar sağanak yağıyor

17/03/2014 – #direngezi sonrası günlerden

Hayat bu aralar sağanak yağıyor.

Memleketin gündem bombardımanı malum… Tek tek saymaya lüzum yok, oradan orya savrulmuyorsak savrulanları seyrederken başımız dönüyor.

İşler güçler sevimsiz… Memleketin halinden pek de bağımsız olmayan maddi hayatta ya motivasyon ya da dirayet zorluğu çekiyoruz.

Herkes dökülüyor… İster gezegenin negatif enerjisine, ister ruh halimizin bedensel tezahürüne, ister yıldızlara, ister modern dünyanın kirlenmişliğine verelim bedenen de durumlar pek iç açıcı gözükmüyor. Gripten çağın vebasına geniş bir yelpazede ya sürekli hastalıklar ile savaş halindeyiz ya da etrafımızdaki vahim savaşlara destek çıkmaya çalışıyor, en azından etkileniyoruz.

Her şeyden önemlisi ruhen yaralıyız… Çoğumuzun başka başka yerlerinden acıları kanıyor; kimisi uzun süredir kimisi yeni yeni deşifre olmuş. Kendi kendimizle debeleniyor, bir ruh halinden ötekine savruluyor, dünü bugüne bölüp sürekli hesaplaşıyoruz.

Belki yanılıyorumdur; belki kendi küçük penceremden görüyorumdur dünyayı. Ama bendeki manzara bu…

Cevabım yok. Kendime huzurlu ve dingin minik kesecikler yaratmaya çalışıyorum ya da yanımdakiyle el ele tutuşup direnmeye. Zaman zaman kabuğuma çekiliyorum zaman zaman içim içime sığmıyor sokağa taşıyorum.

Ama nihayetinde yorgunum, huzursuzum… Sizi bilmiyorum ama bana gerçek, sapına kadar hayat dolu bir bahar lazım.

meraba

Yıllar yıllar önce başlamıştım yazmaya… Önce süslü kalemlerle anı defterlerine, sonra kurşun kalemle eski ajandalara, zamanla renk renk başka satırlara. Analog ortamdan dijitale geçişim de yeni değil aslında. Ama teknik sebeplerle kayıp bazıları. O yüzden yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim. Dünyanın #covid19 ile kavrulduğu karantina günlerine denk geldi; biraz da bahane oldu evde kalmak. Maziden bazı yazıları bulabilirsem ekleyeceğim; en azından kaybolmasın istediklerimi. Neden niçin yazıyorum demeden buraya bırakacağım bazı cümleleri. Sürçü lisan edersek affola!