ZEYNOX

SANAL GÜNCE / VIRTUAL BLOG

 

Iron Man Günlükleri November 24, 2008

Filed under: Film / TV / Tiyatro, Foto — zeynox @ 1:41 pm

Jeff Bridges’in kötü adamı oynadığı Iron Man’in film setinden kendisinin çekmiş olduğu fotoğraflardan ve notlarından oluşan bir günlük çalışması! Bildiğimiz kamera arkası çalışmalardan çok farklı ve içten bir seri.

Foto Günlük

iron man

 
 

Güreşçi November 21, 2008

Filed under: Film / TV / Tiyatro — zeynox @ 1:42 pm

Aralık ayında heyecanla beklediğim pek çok film çıkıyor sinema dünyasından piyasalara. Normalde henüz izlemediğim bir film hakkında buraya yazmak pek alışkanlığım değil. Ama bu film için istisna yapacağım!

“Wrestler” yani “Güreşçi”… Mickey Rourke’un yeniden doğuşu diye andıkları, bir Amerikan Güreşçisinin hayatından yola çıkılarak, hafızalarımızdan asla silinmeyecek “Requem For A Dream” ve “The Fountain” filmlerinin yönetmeni Darren Aronofski tarafından yönetilmiş bir dram. Filmi seyretmiş olan azınlık tarafından döktürdüğü söylenen Rourke’a Güreşçi’de Marisa Tomei ve genç yıldız Evan Rachel Wood eşlik ediyor.

Fragmandan gördüğüm kadarıyla, bu kesinlikle standart bir spor filmi değil… gerçek bir insan hikayesi! Her ne kadar eskiden aşık olduğumuz bir yüzü bu kadar aşınmış ve yorulmuş görmek pek sevimli olmasa da belki de filme pozitif bir katkı sağlıyor Rourke’un fiziksel görünümü. Oyunculuğunu ancak izledikten sonra yorumlamak mümkün. Ama fragman beni The Wrestler’ı izlemek için heyecanlandırdı doğrusu… paylaşmak istedim.

The Wrestler fragmanı

The Wrestler imdb sayfası

The Wrestler

 
 

Kimseye Söyleme (Ne le dis à personne) September 15, 2008

Filed under: Film / TV / Tiyatro — zeynox @ 6:08 pm

Serdar benden hızlı davrandı… başarılı bir polisiye gerilim filmi:

Kimseye Söyleme (Ne le dis à personne)

film

 
 

In The Valley Of Elah

Filed under: Film / TV / Tiyatro — zeynox @ 5:16 pm

“Tanrının Vadisinde” olarak Türkçe isim alan “In the Valley Of Elah”, yönetmen Paul Haggis‘in son uzun metrajlı çalışması. Film ismini İncil’de yer alan eski bir hikayeden alıyor. Kısaca Irak’ta görev almış bir akserin ülkeye dönüşünden sonra kayboluşu etrafındaki soru işaretleri ve trajediyi tam bir vatansever asker olan babası Hank’in (Tommy Lee Jones) adımlarıyla izliyoruz. Babaya araştırmasında yardımcı olmaya çalışan polis memurunu Charlize Theron oynuyor. Susan Sarandon ise kayıp askerin annesi olarak yardımcı rolde.

Önceleri askeri/polisiye bir gerilim filmi havasında hissetseniz de, konu derinleştikçe sistemin (askeri ve de polisiye) içindeki çürük kokular oğlunu arayan baba ile birlikte sizi de rahatsız etmeye başlıyor. Oldukça sakin, dingin, abartısız tarzı ile izleyicisinin içine yavaş yavaş işleyen bir yapısı var filmin. Giderek kendini daha çok belli eden bu rahatsızlık hissi filmin son sahnesinde, hem babada hem de izleyicide duygusal bir patlamaya dönüşüyor. Yine abartısız, sakin bir finalle hedefini tam ortadan vuruyor yönetmen.

Daha önce Million Dollar Baby, Flags Of Our Fathers, Crash, Casino Royale gibi gerek büyük bütçeli gerek dramatik senaryolara imza atan yazar/yönetmen Paul Haggis bu filmdeki stili ile izleyiciyi etkilemeyi başarıyor. Yönetmen ve yazar olarak detaylara gösterdiği özen belki bu tazda çalışan başkaları ile karşılaştırıldığında dahiyane denilemese de, filmin bütününde yerini buluyor. Kanada doğumlu Haggis bu çalışması ile almış olduğu Oscar heykelciklerine bir yenisini daha ekleyebilirdi filmin konusu A.B.D.’nin hassas noktalarından birine bu kadar dokundurmasaydı! Oyunculuklar ise filmin stiline uygun, dozunda ama etkileyici. Zaten Tommy Lee Jones 2008 yılı ödüllerinde bu rolü ile heykelciğe aday olmuştu. Kesinlikle izlemeye değer…

elah 01elah 03elah 04elah 05elah 02

 
 

Nihayet… Into The Wild February 19, 2008

Filed under: Film / TV / Tiyatro, Güncel / Blog — zeynox @ 4:06 pm

Geçtiğimiz haftasonu, nihayet “Into The Wild” a kavuştuk…

Konusunu oldukça detaylı bildiğim; müziğini neredeyse başka birşey dinlemeksizin hafızama kazıdığım, üzerinde çok sayıda makale, haber, ropörtaj okuduğum ve izlediğim filmi bunca birikimden sonra izlemek tehlikeli bir durum aslında. Hayran olduğunuz birinin eserlerini koşulsuz sevebilme potansiyeli yanında; büyük beklentiler ile yola çıkıp hayalkırıklığı ile kalakalmak da olasılıklar arasındadır bu gibi durumlarda. Neyse ki her iki seçeneğe de mesafeli durabildim diyebilirim. Elbette ki engellenemez bir miktar hayranlıkla seyrettim; fakat filmi bu hisle değerlendirmekten çok Eddie’nin derinden gelen sesini her duyduğumda iç ürpertici bir duygunun hakimiyetiydi benimki. Hatta zaman zaman, dalgalanarak değişen ve birbirine düğümlerle bağlı uzun bir şarkının video-klibini seyreder gibi hissettim. Fakat bunu filmin niteliğinden bağımsız kişisel fanatizme bağlamak daha doğru olur.

Objektif bakmaya çalışırsam eğer; Sean Penn’in anlatılması gereken bir öyküyü ustalıkla anlattığını söyleyebilirim. Bir sinema şaheseri olmamakla birlikte, filmin böyle bir amacı olduğunu da düşünmüyorum. Genç oyuncunun role çok güzel oturduğunu ve de abartısız, dozunda ve inandırıcı bir iş çıkardığını düşünüyorum. Görüntü yönetmenine de hakkını vermek gerekiyor. Ya da belki de dere tepe demeden kameraman ve oyuncusu ile maceraya atılmaktan kaçmayan Sean Penn’i takdir etmek gerekli. Doğanın ihtişamını ve acımasız güzelliğini iliklerimize kadar hissettirmeyi başardığı söylenebilir. Ve tabii ki müzik… o kadar bütünleşmiş ki film ile sanki hikayenin bir kısmını, hatta oldukça büyük bir kısmını da o anlatıyor sanki. Penn ile Vedder bu gencin hikayesini bir yüzün iki ayrı gözü gibi, bazen birarada bazen tek tek izletiyorlar…

Sinema izleyecisinin çoğunluğuna hitap eden ama aralarından bazılarına derinden dokunacak olan bir film.

into the wild kapak