Geçtiğimiz haftasonu, nihayet “Into The Wild” a kavuştuk…
Konusunu oldukça detaylı bildiğim; müziğini neredeyse başka birşey dinlemeksizin hafızama kazıdığım, üzerinde çok sayıda makale, haber, ropörtaj okuduğum ve izlediğim filmi bunca birikimden sonra izlemek tehlikeli bir durum aslında. Hayran olduğunuz birinin eserlerini koşulsuz sevebilme potansiyeli yanında; büyük beklentiler ile yola çıkıp hayalkırıklığı ile kalakalmak da olasılıklar arasındadır bu gibi durumlarda. Neyse ki her iki seçeneğe de mesafeli durabildim diyebilirim. Elbette ki engellenemez bir miktar hayranlıkla seyrettim; fakat filmi bu hisle değerlendirmekten çok Eddie’nin derinden gelen sesini her duyduğumda iç ürpertici bir duygunun hakimiyetiydi benimki. Hatta zaman zaman, dalgalanarak değişen ve birbirine düğümlerle bağlı uzun bir şarkının video-klibini seyreder gibi hissettim. Fakat bunu filmin niteliğinden bağımsız kişisel fanatizme bağlamak daha doğru olur.
Objektif bakmaya çalışırsam eğer; Sean Penn’in anlatılması gereken bir öyküyü ustalıkla anlattığını söyleyebilirim. Bir sinema şaheseri olmamakla birlikte, filmin böyle bir amacı olduğunu da düşünmüyorum. Genç oyuncunun role çok güzel oturduğunu ve de abartısız, dozunda ve inandırıcı bir iş çıkardığını düşünüyorum. Görüntü yönetmenine de hakkını vermek gerekiyor. Ya da belki de dere tepe demeden kameraman ve oyuncusu ile maceraya atılmaktan kaçmayan Sean Penn’i takdir etmek gerekli. Doğanın ihtişamını ve acımasız güzelliğini iliklerimize kadar hissettirmeyi başardığı söylenebilir. Ve tabii ki müzik… o kadar bütünleşmiş ki film ile sanki hikayenin bir kısmını, hatta oldukça büyük bir kısmını da o anlatıyor sanki. Penn ile Vedder bu gencin hikayesini bir yüzün iki ayrı gözü gibi, bazen birarada bazen tek tek izletiyorlar…
Sinema izleyecisinin çoğunluğuna hitap eden ama aralarından bazılarına derinden dokunacak olan bir film.
